Londra'dan Ankara'ya: Kraliyet Balesi'nin Kurucusunun Hacettepe ile Ne İlgisi Var?
Kraliyet Balesi'nin kurucusu Ninette de Valois, Hacettepe'nin bale mirasını nasıl şekillendirdi? Yeşilköy'den Ankara'ya, arşiv mektuplarından Bolşoy'a uzanan hikâye.
4 Mayıs 1951. Londra'da yazılmış bir mektup, Ankara'da yaşayan bir bale öğretmenine gönderilecektir. Mektubu kaleme alan kişi, Türkiye'deki hayatın kira, gaz, elektrik ve yiyecek masraflarına ilişkin notları kaybettiğinden söz eder. Bunların yeniden gönderilmesini ister. Mektubun sonunda ise dünyanın tanıdığı sahne adı değil, çok daha kişisel bir imza vardır: Edris.
Bu sıradan görünen yazışmanın arkasındaki kişi, ileride dünyanın en önemli bale kurumlarından biri olarak tanınacak İngiliz Kraliyet Balesi'nin (The Royal Ballet) kurucusu Dame Ninette de Valois'dır. Ankara'daki muhatabı da Türkiye'de devlet bale eğitiminin ilk yıllarını yöneten Joy Newton'dır. Mektubun kendisi, bugün Londra'daki Kraliyet Bale Okulu'nun arşivinde korunuyor.
Peki bu mektubun Hacettepe ile ne ilgisi var?
Bugün Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı bünyesinde bulunan Bale Anasanat Dalı'nın kökleri, de Valois'nın öncülüğünde 1948'de İstanbul Yeşilköy'de açılan devlet bale okuluna uzanıyor. Okul 1950'de Ankara Devlet Konservatuvarına katıldı; konservatuvar ise 1982'de Hacettepe Üniversitesi'ne bağlandı. Yani de Valois, henüz var olmayan Hacettepe Üniversitesi'nde bir bölüm kurmadı. Fakat bugün Hacettepe'nin taşıdığı bale geleneğinin kurucu isimlerinden biriydi.
Asıl şaşırtıcı olan, bunun yalnızca bir İngiliz sanatçının Türkiye'ye gelip ders vermesinden ibaret olmaması. Hikâyenin içinde bir tiyatrocunun Londra'da kurduğu beklenmedik temas, Yeşilköy'de seçilen çocuklar, Anadolu halk oyunlarıyla dolu el yazısı defterler, Ankara sahnesine çıkan dünya yıldızları ve yıllar sonra Hacettepe'nin Londra'ya uzanan bir teşekkür plaketi var.
Önce Londra: Kraliyet Balesi'nin kurucusu kimdi?
Ninette de Valois, 1898'de İrlanda'da Edris Stannus adıyla doğdu. Henüz çocukken dans eğitimine başladı. 1923'te, yirminci yüzyıl bale tarihini dönüştüren Sergei Diaghilev'in Ballets Russes topluluğuna katıldı. Fakat onu önemli kılan yalnızca iyi bir dansçı olması değildi: Var olmayan bir kurumu tasarlayıp sürdürülebilir hâle getirmekte olağanüstü bir ısrarı vardı.
1926'da Londra'da kendi dans okulunu, Academy of Choreographic Artı açtı. 1931'de Lilian Baylis'in desteğiyle Sadler's Wells ve Old Vic çevresinde Vic-Wells Ballet topluluğunu geliştirdi. Buradaki fikir, yalnızca ünlü dansçıları bir araya getirmek değildi. Bir okul yeni dansçılar yetiştirecek, bir topluluk onlara sahne sağlayacak, yeni koreografiler üretilecek ve bu yapı kendi sanat geleneğini oluşturacaktı.
1946'da topluluk, savaş sonrasında yeniden açılan Londra'daki Royal Opera House'a taşındı. The Royal Ballet adını resmen alması ise 1956'yı buldu. Bu ayrıntı önemli: De Valois Türkiye'ye ilk geldiğinde, bugün bildiğimiz Kraliyet Balesi henüz o adla anılmıyordu. Ama onun kurduğu okul ve topluluk çoktan İngiliz sahne sanatlarının merkezine yerleşmişti.
Kraliyet Bale ve Opera Kurumu'nun resmî tarihçesi ve Kraliyet Bale Okulu'nun kuruluş anlatısı, de Valois'nın gerçekte ne inşa ettiğini gösteriyor: Tek başına bir bale topluluğu değil, sanatçı yetiştiren ve üretimini yeni kuşaklara devreden bir sistem.
İşte Türkiye'nin savaş sonrasında ihtiyaç duyduğu şey de buna çok benziyordu.
Türkiye'de bir bale bölümü vardı; yalnızca henüz açılamamıştı
Hikâyeyi yalnızca 1948'de başlatmak, Ankara'daki daha eski bir arayışı gözden kaçırmak olur.
Cumhuriyet'in ilk yıllarında opera, tiyatro ve çok sesli müzik için kurumsal bir altyapı oluşturulmaya çalışılıyordu. Ankara'da 1936'da faaliyete geçen Devlet Konservatuvarı bu tasarımın en önemli parçalarından biriydi. Alman besteci Paul Hindemith müzik eğitiminin, Carl Ebert ise tiyatro ve opera eğitiminin yapılanmasında rol oynadı. 1940 tarihli konservatuvar düzenlemesi, baleyi de sanatçı yetiştirilecek alanlar arasında öngörüyordu.
Başka bir deyişle, bale düşüncesi vardı; fakat onu düzenli biçimde öğretecek eğitmenler, program ve sürekli bir okul henüz oluşturulamamıştı. İkinci Dünya Savaşı bu hazırlıkları daha da zorlaştırdı. İstanbul'da daha önce özel dans ve bale çalışmaları yapılmıştı; Lydia Krassa Arzumanova gibi isimlerin çabaları yok sayılamaz. Ancak ülke çapında sürekliliği olan devlet destekli bir klasik bale eğitimi başka bir adımdı.
Hacettepe Ankara Devlet Konservatuvarı'nın resmî tarihçesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın sahne sanatları eğitimi anlatısı, bu arayışın kurumsal arka planını ortaya koyuyor.
1947'ye gelindiğinde Türkiye artık yalnızca bir bale gösterisi düzenlemek istemiyordu. Öğrenci seçebilen, eğitmen yetiştiren, sahneye sanatçı gönderebilen bir okul kurmak istiyordu.
Ve bu arayış, beklenmedik bir biçimde Londra'daki bir tiyatronun yakınına uzandı.
Bir tiyatrocu, Londra'daki bir papaz ve Ankara'ya uzanan davet
Türk tiyatrosunun öncü isimlerinden Muhsin Ertuğrul, Türkiye'de balenin gelişmesini isteyen kişiler arasındaydı. Tiyatro araştırmacısı Metin And, 25 Şubat 1967'de Ulus gazetesinde yayımlanan yazısında, davetin öncesine ilişkin Ertuğrul'dan bizzat dinlediği ilginç bir olayı anlatıyordu.
And'ın aktardığına göre Ertuğrul, Londra'da Old Vic Tiyatrosu yakınlarında tanıştığı, de Valois'yı tanıyan bir papaz aracılığıyla Türkiye'de ulusal bir bale kurulmasına yardım edip edemeyeceğini sordu. Olumlu yanıt gelince Türk hükümeti resmî daveti yaptı.
Bu anlatıyı bağımsız biçimde doğrulanmış bir diplomatik tutanakla karıştırmamak gerek: Söz konusu ayrıntı, Metin And'ın Muhsin Ertuğrul'a dayandırdığı tarihsel tanıklık olarak günümüze ulaşmış durumda. Ancak bu hâliyle bile dikkat çekici. Türkiye'deki bir sanat kurumunun hikâyesi, yalnızca bakanlık yazışmalarından değil, sanatçılar arasındaki kişisel ilişkilerden de besleniyor.
İstanbul Üniversitesi'nden Hasibe Kalkan'ın 2025'te yayımlanan Metin And as a Ballet Critic araştırması, hem bu olayı hem de erken dönem Türk balesinin eleştiri tarihini inceliyor.
1947'de de Valois ve yakın çalışma arkadaşı Joy Newton Türkiye'ye geldi. Ankara ve İstanbul'daki okullarda çocukları izlediler, adayların hareket ve fiziksel uygunluklarını değerlendirdiler. De Valois, bir okul kurulabileceği ancak bunun ciddi emek ve örgütlenme gerektireceği sonucuna vardı.
Bunun devamında ortaya çıkan şey bir turne, birkaç haftalık atölye ya da gösteri dizisi olmadı. Bir okul açıldı.
6 Ocak 1948: Yeşilköy'de başlayan deney
Yeşilköy Bale Okulu, 6 Ocak 1948'de İstanbul'da açıldı. İlk seçilen öğrenci grubu, tarihsel çalışmalarda sıkça aktarıldığı üzere 17 kız ve 11 erkekten, toplam 28 çocuktan oluşuyordu. Kraliyet Bale Okulu arşivi, ilk öğrencilerin yaklaşık yedi ile on yaş arasında seçildiğini belirtiyor.
İlk öğretmenler Joy Newton ve Audrey Knight idi. Newton, de Valois'nın İngiltere'de kurduğu Vic-Wells topluluğunun başlangıcında da yer almıştı. Bir başka ifadeyle İngiltere'deki okulun doğuşunu yaşamış bir sanatçı, şimdi İstanbul'da sıfırdan benzer bir düzen oluşturmaya çalışıyordu.
Ders programı, o günkü adıyla Sadler's Wells Bale Okulu'nun eğitim anlayışından esinleniyordu. Fakat burada hazır bir İngiliz okulunu İstanbul'a kopyalamak yeterli değildi. Çocuklar yıllarca çalışacak, eğitmenler kalıcı olacak, derslerin yanında gündelik hayat ve barınma sorunları çözülecek, sonunda da sahneye çıkabilecek bir kuşak yetişecekti.
Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın Yolun Başı başlıklı tarihsel anlatısı, bu ilk yılların oldukça somut sıkıntılarını aktarıyor. Öğrencilerin hızla yıpranan bale ayakkabılarının bazen de Valois tarafından karşılandığını; malzeme yokluğunda makyaj için eldeki imkânlarla çözümler üretildiğini anlatıyor.
Bu ayrıntı, sahnenin dışından bakınca küçük görünebilir. Oysa bir bale kurumu, yalnızca koreografi ve yetenekle kurulmaz. Her gün çalışılacak stüdyo, giyilecek ayakkabı, prova yapılacak saat, eğitimi sürdürecek insan ve öğrenciyi yıllarca destekleyecek düzen gerekir.
De Valois'nın Türkiye'deki katkısının büyüklüğü, ünlü bir isim olarak açılışa katılmasından değil, bu düzenin kurulmasına emek vermesinden kaynaklanıyordu.
Londra'daki arşivde neden Mudurnu zeybeği ve Erzurum barı var?
Şimdi hikâyenin en ilginç belgelerinden ikisine gelelim.
Kraliyet Bale Okulu'nun tarih arşivinde, Joy Newton'a ait 29 Temmuz 1948 tarihli bir öğretim notu bulunuyor. Konu, Mudurnu'dan “Meşeli” Kaşık Zeybeği. Aynı koleksiyondaki 12 Ocak 1949 tarihli başka bir not ise Erzurum'un “Dello” Bar oyunuyla ilgili.
Bunlar Türkiye üzerine yazılmış genel bir gezi yazısının sayfaları değil. İngiliz bale eğitmeninin, Türk bale okulunda çocuklara öğretmek için kaydettiği halk dansları.
Burada çok önemli bir fikir saklı: De Valois, bale eğitimi alan çocukların kendi ülkelerinin danslarını da öğrenmesi gerektiğine inanıyordu. Kraliyet Bale Okulu arşivi bu yaklaşımın hem İngiltere'de hem Türkiye'de uygulandığını özellikle belirtiyor.
Demek ki ilk dönemin hedefi, Türkiye'de İngiliz sahne kültürünün aynısını üretmek değildi. Klasik balenin disiplinini ve tekniğini öğretirken yerel hareket kültürünü de tanıyabilen sanatçılar yetiştirmekti.
Elbette bu iki defter, kaydedilen her figürün sonradan belirli bir gösteriye aynen taşındığını kanıtlamıyor. Belgelerin söylediği daha temel bir şey: Anadolu'nun dansları, bale okulunun eğitim düşüncesinde başından itibaren yer alıyordu.
Merak edenler, Kraliyet Bale Okulu'nun çevrim içi tarih arşivindeki “Joy Newton” bölümünde hem bu notların tanıtımlarına hem de arşiv görsellerine ulaşabilir.
Bu defterlerin varlığı, birazdan karşılaşacağımız Keloğlan ve Çeşmebaşı gibi eserlerin neden tesadüf olmadığını anlamaya yardımcı oluyor.
Sahneye çıkan ilk büyük fikir: Bir İngiliz kurucunun Keloğlan'ı
Haziran 1950'de, henüz yolun başındaki Türk bale öğrencileri bir gösteride Keloğlan hikâyesini sahneye taşıdı. Müziği Ulvi Cemal Erkin'e, koreografisi Ninette de Valois'ya aitti.
Burada iki farklı kültürün yan yana gelmesinden daha fazlası var. Londra'da Ballets Russes geleneğini yaşamış, İngiltere'de ulusal bir bale ekolü oluşturmuş bir sanatçı; Türkiye'nin en tanıdık masal karakterlerinden birini bale diliyle sahneliyordu. Müzik ise Cumhuriyet dönemi Türk besteciliğinin önemli isimlerinden biri tarafından hazırlanmıştı.
Üstelik bu bilgi yalnızca sonradan yazılmış anılarda geçmiyor. 3 Haziran 1950 tarihli Yeni İstanbul gazetesi, öğrencilerin gösterisini haberleştirirken Keloğlanın müziğini Ulvi Cemal Erkin'e, koreografisini Ninette de Valois'ya, dekorlarını ise Gevher Bozkurt'a atfediyor. Dönemin bir gazete sayfasında isimlerin yan yana görünmesi, bu girişimin ne kadar çok sanat dalını bir araya getirdiğini gösteriyor. Gazete arşivindeki ilgili sayfa bugün de incelenebiliyor.
Bu, önemli bir kültürel dönüşümün küçük bir işaretiydi: Bale sahnesinde yalnızca Avrupa'dan gelen hikâyeler anlatılmak zorunda değildi. Keloğlan da o sahnenin kahramanı olabilirdi.
Daha sonra Türk balesinin kendi repertuvarını üretmesinde belirginleşecek bu düşüncenin izleri, ilk öğrencilerin sahneye çıktığı yıllarda bile görülebiliyordu.
İstanbul'dan Ankara'ya: Bir okulun devlet kurumuna dönüşmesi
1950'de Yeşilköy'de başlayan eğitim Ankara'ya taşındı ve Ankara Devlet Konservatuvarı'nın Bale Bölümü olarak çalışmalarını sürdürdü. Böylece 1930'larda düşünülen ancak uygulamaya geçirilemeyen bir alan, konservatuvarın yaşayan bir parçasına dönüşmüştü.
Kraliyet Bale Okulu arşivindeki anlatıma göre başlangıçtaki küçük öğrenci topluluğu, 1950'ye gelindiğinde yüzü aşkın öğrenciye ulaşmıştı. Bu büyüme, yalnızca okulun taşınmasını değil, eğitmenlerin devamlılığını da zorunlu kıldı.
Joy Newton 1951'de İngiltere'ye döndü. Ardından Beatrice Appleyard, daha sonraki dönemde ise Molly Lake ve Travis Kemp gibi isimler eğitim çalışmalarını sürdürdü. Kraliyet Bale Okulu'nun kayıtları, Lake ve Kemp'in 1954'ten başlayarak yaklaşık yirmi yıl boyunca Ankara'daki bale eğitimiyle ilgilendiğini aktarıyor.
Burada insanın aklına şu soru geliyor: İngiliz eğitmenlerin Türkiye'ye gelmesi yeterli miydi?
De Valois'nın uzun vadeli hedefi bunun tam tersini gerektiriyordu. Kraliyet Bale Okulu'nun tarih çalışmasında, gelecekte Türk bale kurumlarını yabancı bir bale yöneticisine ya da sürekli dışarıdan gelen koreograflara bağımlı olmadan yönetebilecek yerli eğitmen ve sanatçı kadroları yetiştirme amacı açıkça vurgulanıyor.
Nitekim 1950'lerin ikinci yarısında mezunlar verilmeye başlandı. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın sahne sanatları eğitimi kayıtlarında 1956'da yedi, 1957'de üç, 1958'de on beş bale mezunundan söz ediliyor. Bu gençler, ileride profesyonel devlet balesinin çekirdeğini oluşturacak kuşaklar arasındaydı.
O zamana kadar ağırlıklı olarak eğitimle uğraşan girişim, artık sahnede kendi dansçılarıyla var olabilecek bir kuruma dönüşüyordu.
1958: Dünyanın en ünlü balerinlerinden biri Ankara'da
Bu okulun ne kadar ciddi bir uluslararası ağın parçası olduğunu gösteren bir başka olay, 1958'de Ankara Opera Binası'nda yaşandı.
Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın tarihsel anlatımına göre, öğrenciler bir temsilde dünyanın en ünlü balerinleri arasında anılan Margot Fonteyn ve İngiliz dansçı Michael Somes ile aynı sahneyi paylaştı.
Bugün bu iki ismi aratmak kolay. Ama 1950'lerin Ankara'sındaki genç bir öğrenciyi düşünün: Henüz kısa bir geçmişi olan bale okulunda yetişiyor ve dünyaca ünlü bir sanatçıyla aynı sahne deneyimini yaşıyor. Bunun öğrenciler üzerindeki etkisini tek tek ölçemeyiz; yine de okulun dünyanın önemli bale çevreleriyle kurduğu temasın ölçeği ortada.
De Valois yalnızca okulun programını hazırlayıp görevini bitirmiş değildi. Eğitmen, dansçı ve koreografların Türkiye'yle çalışmasını sağlamayı sürdürdü. Daha da önemlisi, mesele yalnızca sahnedeki isimler değildi.
Bakanlığın “Madam'ın Çocukları” Sahnede anlatısında, sahne kostümü dikimi için çalışanların İngiltere'de eğitim görmesinden, bale yönetimi ve sahne arkası uzmanlıkları için British Council burslarıyla yetişen kişilerden de söz ediliyor.
Dünyaca ünlü bir balerinin ziyaretinden çok, o balerin sahneden ayrıldığında da ayakta kalabilecek bir kurum oluşturmak hedefleniyordu.
Coppélia, Çeşmebaşı ve Anadolu'nun bale sahnesine dönüşü
1960'lara girilirken Ankara'da yetişen dansçılar yalnızca opera temsillerindeki dans bölümlerinde yer almaktan daha ileri bir noktaya geçmeye başladı.
1960'ta Manuel de Falla'nın müziğiyle El Amor Brujo (Büyüleyen Aşk) sahnelendi. 1960–1961 sezonunda ise de Valois'nın yardımcısı Ailne Phillips tarafından üç perdelik Coppélia hazırlandı. Kraliyet Bale Okulu arşivi, 1961'deki bu gösteriyi Türk Devlet Balesinin bir klasik bale topluluğu olarak sahneye çıkışında belirgin bir dönüm noktası olarak ele alıyor.
Ardından 1965 geldi.
Ninette de Valois'nın koreografisini hazırladığı, Ferit Tüzün'ün Anadolu Süiti müziğine dayanan Çeşmebaşı, Türk balesinin kendine özgü anlatım arayışında dikkat çekici bir eser oldu. Sahneye bir Anadolu köyünün gündelik dünyası taşınıyordu: Suya giden kadınlar, köy yaşamından kişiler, hatta Karagöz ve Hacivat.
Düşünün: 1948'de İngiliz bir eğitmenin defterine kaydedilen Anadolu dansları, yıllar içinde Türk temalı bir bale repertuvarı oluşturma düşüncesiyle aynı tarihsel çizgide buluşuyordu. Buradaki bağlantı tek tek adımların doğrudan kopyalanması değil, dansçının kendi kültürünü sanatsal malzeme olarak tanıması fikridir.
De Valois 1966'da ise Nevit Kodallı'nın müziğiyle Sinfonietta adlı daha soyut ve neoklasik bir çalışma hazırladı. Böylece aynı çevrede hem geleneksel hikâyelerden beslenen hem de modern sahne dili arayan üretimler yan yana gelişti.
Bu eserlerin tarihsel ayrıntıları, Kraliyet Bale Okulu'nun arşivindeki Türkiye bölümünde ve Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın bale anlatısında belgelenmiş durumda.
Bir başka ilginç devamlılık daha var: Bugünkü Hacettepe Bale Anasanat Dalı'nın kendi program tarihçesine göre eğitim, 1950–1974 arasında İngiliz ekolü ağırlığında sürdürülürken 1975'ten itibaren Rus Vaganova ekolü temelinde yürütülmeye başlandı.
Yani de Valois'nın katkısı, Hacettepe'de değişmeden korunmuş tek bir teknik öğretmek değildi. Zaman içinde farklı ekolleri benimseyebilen bir eğitim kurumunun temelini atmaya yardım etmekti.
Yeşilköy'de başlayan yol, Bolşoy sahnesine kadar uzandı
Bu tarih yalnızca kurumlarla ilgili değil. Yetişen sanatçıların hayatında da görülebiliyor.
Meriç Sümen, Ankara Devlet Konservatuvarı Bale Bölümünden 1961'de mezun oldu. Daha sonra Türk balesinin en tanınmış sanatçılarından biri hâline geldi. Moskova'daki Bolşoy Balesinde başrol üstlenen ilk yabancı prima balerin olarak kayıtlara geçti.
Bu cümlenin gerisinde Yeşilköy'de başlayan projenin etkileyici bir sonucu bulunuyor: Türkiye'de kurulan bir okulda yetişen dansçı, dünyanın en güçlü bale geleneklerinden birinin merkezinde başrol oynuyordu.
Sümen'in Anadolu Ajansı'na verdiği uzun söyleşide, çocuk yaşta bale bölümüne kabul edilişinin, konservatuvar yıllarının ve de Valois'nın desteğinin kişisel hikâyesini okumak mümkün. Sümen'in anılarında okul, yalnızca bir kurum adı değil; ailelerin fedakârlık yaptığı, öğrencilerin hayatını değiştiren gerçek bir yer olarak ortaya çıkıyor.
Kraliyet Bale Okulu arşivinin Türkiye sayfasında da Meriç Sümen'in Kuğu Gölündeki bir fotoğrafının bulunması tesadüf değil. Londra'daki arşiv, Türkiye'de yetişen bu kuşağı kendi kurum tarihinin bir parçası olarak belgeliyor.
Üstelik bu başarının yaşandığı yıllarda konservatuvar henüz Hacettepe'ye bağlı değildi. Sümen'i tarihsel olarak “1961'de Hacettepe'den mezun oldu” diye tanıtmak doğru olmaz. Onun mezun olduğu kurum, daha sonra Hacettepe çatısına girecek olan Ankara Devlet Konservatuvarıydı. Kurumsal miras aynı; üniversite bağlantısının tarihi farklı.
De Valois gerçekten Türkiye'yi yalnızca bir kültür diplomasisi projesi olarak mı gördü?
1947'de Türk hükümetiyle British Council üzerinden kurulan temasın bir kültürel işbirliği boyutu vardı. Savaş sonrasında İngiltere ile Türkiye arasındaki sanat ilişkilerini bu çerçeveden okumak mümkün. Ama de Valois'nın yıllarca devam eden ilgisini sadece devletler arası ilişkilerle açıklamak eksik kalır.
Metin And, 1958'de kaleme aldığı bale eleştirisinde, de Valois'nın Türkiye'ye ilgisini yalnızca Türk-İngiliz dostluğunu geliştirmeye yönelik politik bir hareket sayan görüşe karşı çıkıyordu. Onun sanatsal yaratıcılığa ve Türk çocuklarının yeteneğine duyduğu inanca dikkat çekiyordu. Bu, dönemi yaşamış bir eleştirmenin yorumudur; de Valois'nın bütün kişisel nedenlerini kesin biçimde bildiğimiz anlamına gelmez.
Eldeki belgeler ise daha somut bir bağlılığa işaret ediyor.
Kraliyet Bale Okulu'nun arşivinde, de Valois'nın Ankara'daki ekiplerle sürdürdüğü ilişkiler, sahne fotoğrafları ve ödül kayıtları yer alıyor. Kasım 1971'de Türkiye'de kültüre katkılarından dolayı onurlandırıldığı da yine bu arşivde fotoğraflarla belgeleniyor. Yıllar önce yeni başlayan bir okul için yapılan işbirliği, on yıllar boyunca devam etmişti.
Üstelik bütün bu hikâyenin belki de en dokunaklı kanıtı, görkemli bir sahne fotoğrafı değil, o ilk mektup.
4 Mayıs 1951 tarihli mektuptaki “Edris” kimdi?
Başa dönelim.
Kraliyet Bale Okulu arşivinde, 4 Mayıs 1951 tarihli mektubun iki sayfası ve 5 Mayıs damgalı zarfı kayıtlı. Muhatabı, Ankara'daki okulun ilk yöneticilerinden Joy Newton. De Valois, Molly Lake ile ilgili görüşmelerinden söz ediyor; Türkiye'de yaşamanın kira, gaz, elektrik ve yiyecek giderlerine ilişkin notları kaybettiğini, bunların yeniden iletilmesini istiyor.
Mektubu “Edris” diye imzalıyor.
Edris Stannus, Ninette de Valois'nın doğum adıydı. Sahne dünyasının “Madam” diye tanıdığı kişinin, güvendiği meslektaşıyla yazışırken bu adı kullanması mektuba ayrı bir kişisellik katıyor. Arşiv, söz konusu mektupların iki ülkedeki bale okulları ve toplulukları üzerine sık sık samimi değerlendirmeler içerdiğini belirtiyor.
Fakat en çarpıcı tarafı imzanın kendisinden bile önce geliyor: İngiliz bale tarihinin böylesine önemli bir ismi, Türkiye'de çalışacak eğitmenlerin kira ve mutfak masraflarını da gündemine almış.
Bu, bir kurumu kurmanın ne demek olduğuna ilişkin neredeyse kusursuz bir örnek. Tarih kitaplarında büyük isimler, büyük açılışlar ve büyük gösteriler kalır. O gösterilerin devam etmesi ise çok daha sıradan işlerin çözülmesine bağlıdır.
Kraliyet Bale Okulu'nun çevrim içi koleksiyonunda “Joy Newton” başlığını açınca bu mektubun açıklamasını ve koleksiyon görsellerini inceleyebilirsiniz. Böylece Ankara'daki bir sanat okulunun gündelik tarihine, Londra'da saklanan bir kâğıt üzerinden bakmak mümkün oluyor.
Hacettepe bu hikâyeye tam olarak ne zaman katıldı?
İşte başlıktaki sorunun kurumsal cevabı.
Hacettepe Üniversitesi 1967'de kuruldu. O sırada Ankara Devlet Konservatuvarı, geçmişi 1936'ya uzanan ayrı bir kurumdu. 20 Temmuz 1982 tarihli düzenlemeyle Hacettepe Üniversitesi'ne bağlandı. Sonraki yıllarda 1985'te Beşevler'e, 2019'da Beytepe Kampüsü'ne taşındı.
Böylece bugün Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı adıyla bildiğimiz okulun tarihini üç ayrı başlangıcı karıştırmadan okumak gerekiyor:
- 1936: Ankara Devlet Konservatuvarı'nın kurumsal başlangıcı.
- 1948–1950: De Valois'nın öncülük ettiği Yeşilköy Bale Okulu'nun açılması ve Ankara'daki konservatuvara katılması.
- 1982: Ankara Devlet Konservatuvarı'nın Hacettepe Üniversitesi bünyesine alınması.
Dolayısıyla Kraliyet Balesi'nin kurucusunu “Hacettepe'nin kurucusu” olarak tanıtmak yanlış olur. Hacettepe'deki bale eğitiminin köklerine bakıldığında ise onun adı bir süsleme değil, tarihsel olarak belgelenmiş bir başlangıçtır.
Üniversitenin güncel konservatuvar tarihçesi, Beytepe'deki binada beş bale stüdyosu, konser salonları ve tiyatro sahneleri bulunduğunu belirtiyor. Bu mekânların içinde yürütülen eğitim, 1948'de Yeşilköy'de başlayan geleneğin günümüzdeki kurumsal devamı.
Ama Hacettepe'nin bu geçmişle bağlantısını yalnızca 1982'deki idari karara indirgemek de hikâyenin bir parçasını eksiltir.
Çünkü üniversite, yıllar sonra ilk bale öğretmenlerinden birini özel olarak onurlandırdı.
Londra'da saklanan bir Hacettepe plaketi
Kraliyet Bale Okulu'nun arşiv kayıtlarında 30 Mayıs 1988 tarihli bir ödül bulunuyor. Ahşap üzerine yerleştirilmiş, yazılı bir pirinç plaket. Ödülün verildiği kişi, Yeşilköy Bale Okulu'nun ilk yöneticisi Joy Newton.
Ödülü veren kurum ise Hacettepe Üniversitesi. Gerekçe: Türk Devlet Balesinin kuruluşunun 40. yılı.
Bu küçük arşiv ayrıntısı, bütün tarihsel zinciri neredeyse tek başına görünür kılıyor. 1948'de İngiltere'den gelen ve çocuklara ilk dersleri veren öğretmen, kırk yıl sonra Hacettepe Üniversitesi tarafından hatırlanıyor. O ödülün kaydı da yeniden Londra'daki Kraliyet Bale Okulu koleksiyonunda karşımıza çıkıyor.
Londra'dan İstanbul'a, İstanbul'dan Ankara'ya, Ankara'dan Hacettepe'ye ve oradan yeniden Londra'daki arşive uzanan gerçek bir bağ.
Kraliyet Bale Okulu'nun Joy Newton arşiv bölümünde, bu ödül 30 Mayıs 1988 tarihli bir koleksiyon nesnesi olarak tanımlanıyor. Hacettepe bağlantısını doğrudan gösteren belgeler arasında belki de en beklenmedik olanı bu.
2026: Londra'da yüz, Ankara'da doksan yıllık hafıza
2026 yılı, bu ortak geçmişe bakmak için özellikle anlamlı bir yıl.
Kraliyet Bale Okulu 1926'da açılışının 100. yılını, Ankara Devlet Konservatuvarı ise 1936'daki kuruluşunun 90. yılını anıyor. Aralarında on yıllık kuruluş farkı bulunan bu iki kurumun tarihleri, 1947'de kurulan işbirliğiyle birbirine değdi. Kraliyet Bale Okulu'nun 2026'da yayımladığı kurucu portresi ve Hacettepe konservatuvarının resmî tarihçesi bu iki yıldönümünü ayrı ayrı doğruluyor.
Bir öğrencinin Beytepe'de konservatuvarın önünden geçerken bu ilişkiyi bilmemesi anlaşılır. Dışarıdan bakıldığında gördüğümüz şey bir üniversite binası. Oysa kurumun belleğinde Londra'nın tiyatroları, Yeşilköy'deki çocuklar, Ankara'nın ilk bale provaları, Mudurnu ve Erzurum'dan derlenen dans notları, Keloğlan, Coppélia, Çeşmebaşı ve uluslararası sahnelere çıkan sanatçılar var.
De Valois'nın hikâyesi, bir yabancı ustanın gelip her şeyi tek başına yaptığı bir kuruluş efsanesi de değil. Türk hükümetinin kurumsal çabası, Muhsin Ertuğrul gibi sanatçıların girişimleri, Joy Newton ve Audrey Knight'ın gündelik emeği, Türk bestecilerin üretimi, öğrenci ve ailelerin yıllara yayılan kararlılığı olmadan bu hikâye anlatılamaz.
Belki de bu yüzden en anlamlı miras, tek bir yıldız sanatçı ya da tek bir gösteri değil: Başlangıçta dışarıdan destek alan bir okulun, zamanla kendi sanatçılarını yetiştirebilir hâle gelmesi.
Ve bugün bu geçmişin izini sürmek için iki ayrı yerdeki arşive bakabiliyoruz. Bir tarafta Hacettepe'nin resmî tarihçesi. Diğer tarafta Londra'da, Türkiye'deki yaşam masraflarını soran bir mektup, Anadolu danslarıyla dolu ders notları ve üzerinde Hacettepe Üniversitesi yazan bir ödülün kaydı.
Hikâyeyi başlatan isim, dünyanın Ninette de Valois diye tanıdığı bir sanatçıydı.
Ankara'ya gönderdiği o kişisel mektubun altındaysa yalnızca şu isim vardı:
Edris.