Hacettepe'nin İlk Bilgisayarlarında Kimler Çalışıyordu? İstatistikten Bilişime Uzanan Unutulmuş Hikâye
Hacettepe'de ilk bilgisayarları kimler kullandı? 1969'daki dev makineden hastane kayıtlarına, ÖSYM'nin köklerinden bilgisayar mühendisliğine uzanan öykü.
1969'da Hacettepe'nin bilgisayarı bir masaya sığmıyordu. Onun için yaklaşık 180 metrekarelik bir oda gerekiyordu. Başında yalnızca birkaç mühendis de yoktu: Üniversitenin yeni Bilgi İşlem Merkezi, kuruluşunda farklı mesleklerden seçilmiş 54 kişiyi yetiştirmeye başlamıştı. Yıllar sonra bu merkezin çalışan sayısı, Aydın Köksal'ın anılarına göre, 268'e ulaşacaktı.
Bu insanlar ne yapıyordu? Öğrenci seçiyor, kamunun verilerini işliyor, hastane kayıtlarını bilgisayara taşımaya çalışıyor, hatta o güne kadar Türkçede yerleşik adı bulunmayan bir teknolojinin kelimelerini üretiyorlardı. Hacettepe'nin bilgisayarlaşma öyküsünün merkezindeki isim, 1967'de göreve başlayan Aydın Köksal. Ancak hikâye ondan ibaret değil: Ersay Gürsoy, Ünal Yarımağan, Atalay Yunusoğlu, Tülin Tekman, Önol Örs ve isimleri bugün çoğu kişinin bilmediği programcılar, operatörler, veri giriş çalışanları da bu tarihin parçası.
Peki Türkiye'nin ilk İstatistik Bölümü'nün de aynı üniversitede, aynı yıl kurulması tesadüf müydü? En çarpıcı bağlantı burada başlıyor. Bu iki kuruluşun aynı ekip olduğunu gösteren bir belge yok; fakat verinin nasıl toplandığı, nasıl anlam kazandığı ve nasıl işlenebilir hâle getirildiği sorusu, istatistik ile bilişimin Hacettepe'de neden aynı dönemin hikâyesi olduğunu açıklıyor.
Bir bilgisayarın olmadığı yıllarda bilgisayar merkezi kurmak
8 Temmuz 1967. Hacettepe Üniversitesi, 892 sayılı kanunla kuruluyor. Kökeninde bir çocuk sağlığı girişimi bulunan kurum, tıp ve sağlık hizmetlerinin ötesine geçerek fen ve sosyal bilimlerde de iddialı bir üniversite olmaya hazırlanıyor. Üniversitenin kurucu rektörü İhsan Doğramacı'nın planlarından biri, büyük bir bilgi işlem merkezi kurmak.
Fakat ortada henüz o merkezin bilgisayarı yok.
Daha da ilginci, Türkiye'de bilgisayarla çalışan yetişmiş insan sayısı da son derece sınırlı. İlk elektronik bilgisayar, 1960'ta Karayolları Genel Müdürlüğü'nde kullanılan IBM 650. İTÜ, ODTÜ ve bazı kamu kurumları da bu teknolojiyle tanışmış durumda. Demek ki Hacettepe, Türkiye'ye ilk bilgisayarı getiren kurum değil. Üniversitenin asıl öncülüğü, büyük bir bilgi işlem sistemi etrafında insan, yazılım, hizmet ve eğitim örgütlemesinde ortaya çıkacak.
Doğramacı'nın bu işe çağırdığı kişi henüz 27 yaşında bir elektronik mühendisi: Aydın Köksal. Galatasaray Lisesi'nden sonra Fransa'daki INSA Lyon'da okumuş, Ankara'da Remington-Rand UNIVAC temsilciliğinde çalışmış. Bilgisayarları tanıyor; ancak büyük bir üniversite merkezinin başına geçmek, yalnızca makine kullanmayı bilmek anlamına gelmiyor.
Köksal'ın Bilgisayar Mühendisleri Odası dergisindeki ayrıntılı söyleşisinde anlattığına göre Doğramacı onu davet ettiğinde, dünyadaki en ileri örneklerle yarışacak bir merkez hayal ediyor. Köksal, 30 Eylül 1967'de Hacettepe'de göreve başlıyor.
Bugünden bakınca sahnenin tuhaflığı kolayca gözden kaçıyor: Yeni kurulmuş bir üniversite, henüz sahip olmadığı büyük bir bilgisayarın çevresinde, gelecekte yapacağı işleri ve o işleri yapacak insanları örgütlemeye başlıyor. Önce laboratuvar değil, ekip kuruluyor.
Gündüz Hacettepe'de müdür, gece DSİ'de programcı
1967 ve 1968'de Hacettepe'nin kendi büyük sistemi henüz kurulmuş değil. Bu yüzden Köksal ve çalışma arkadaşları, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü'nün IBM 360/30 bilgisayarından yararlanıyor. Köksal'ın aktarımına göre iki kurum arasındaki işbirliği sayesinde geceleri ücretsiz çalışma olanağı elde ediliyor.
Bugün bilgisayar kullanmak istediğimizde bir cihazın kapağını açıyoruz. O dönemdeyse başka bir kurumun makinesinde boş vardiya bulmak gerekiyor.
Köksal yıllar sonra 1967–1969 dönemini anlatırken kendisini gündüz yönetici, gece programcı olarak tarif ediyor. Bu, yalnız kişisel bir fedakârlık anısı değil; henüz doğmakta olan bir mesleğin çalışma düzenine dair küçük ama güçlü bir kanıt. Bilgisayar zamanının kendisi kıt bir kaynak. Gündüz başka işlere ayrılan bir makine, geceleri başka bir üniversitenin geleceğini hazırlıyor.
Hacettepe'nin ilk bilgisayarları sorusunun ilk yanıtı bu nedenle beklenmedik: Üniversite, başlangıçta kendisine ait olmayan bir bilgisayarda çalıştı. İlk yılların öyküsü, DSİ'deki gece vardiyaları olmadan anlatılamaz.
Köksal'ın yanı sıra ekibi oluştururken adı özellikle öne çıkan kişi Ersay Gürsoy. Köksal'ın 2004 tarihli söyleşisinde, farklı mesleklerden seçilen 54 kişinin yetenek sınavlarıyla işe alındığı ve Gürsoy'un ilk dönemindeki yakın çalışma arkadaşlarından biri olduğu anlatılıyor.
Hazır bir bilgisayar mühendisi havuzu yok. Bu insanların büyük kısmının, yıllar sonra kendi mesleklerini tanımlayacak bilgileri çalışırken edinmesi gerekiyor. Köksal, alımlarda iki üç saatlik yetenek sınavları yaptıklarını ve elemanları usta-çırak ilişkisiyle yetiştirdiklerini söylüyor.
Bir üniversitenin bilişim tarihi bazen ilk satın alma sözleşmesiyle değil, ilk işe alım sınavıyla başlıyor.
Hacettepe ile ODTÜ neden ortak bir bilgisayar kuramadı?
Hikâyenin Ankara'ya özgü, az bilinen bir başka dönemeç noktası var. Köksal'ın anlatımına göre Hacettepe ve ODTÜ, bir aşamada ortaklaşa büyük bir merkez kurmayı ve IBM 360/67 edinmeyi değerlendiriyor.
Fikir mantıklı: Çok pahalı bir bilgisayara tek başına sahip olmak yerine, iki üniversite yatırım ve kullanım imkânlarını paylaşabilir. Ancak anlaşma gerçekleşmiyor. Köksal, hem Hacettepe Rektörü İhsan Doğramacı'nın hem ODTÜ Rektörü Kemal Kurdaş'ın sistemden yüzde 60 pay istediğini anlatıyor. İki tarafın da çoğunluğu istemesi üzerine ortak proje ilerleyemiyor.
Bu ayrıntı, teknoloji tarihinin yalnız teknik kararlarla yazılmadığını gösteriyor. Hangi bilgisayarın alınacağına bazen işlemci gücünden önce kurumlar arası pazarlık karar veriyor.
Hacettepe daha sonra kendi bütçesine uygun gördüğü Burroughs B 3500 sistemini seçiyor. Üstelik seçilen makine hazır ve eksiksiz bir çözüm değil. Köksal'a göre çevrimiçi uçbirimleri yönetecek veri iletişim yazılımı henüz geliştirilmemiş. Ekip bu parçayı Hacettepe'de kendisi yazmayı göze alıyor.
Bu yüzden 1969'da yaşanan şey, Amerika'dan büyük bir cihaz getirip düğmesine basmaktan çok daha fazlası: Donanım satın alınıyor ama sistemin önemli bir yeteneği yerel yazılım emeğiyle tamamlanıyor.
180 metrekarelik oda ve beş gün süren kuruluş
1969'da Burroughs B 3500 Hacettepe'ye geliyor. Köksal'ın 2014'teki söyleşisine göre, ağır ve büyük birimlerden oluşan donanım 180 metrekarelik bilgisayar odasına zor sığıyor. Sistem, gümrükten çıkarıldıktan sonra yaklaşık beş-altı gün içinde kuruluyor. Anlatımlar arasında kuruluşun kaçıncı gün tamamlandığı konusunda küçük farklılıklar bulunsa da hepsi olağanüstü yoğun bir hazırlığa işaret ediyor.
Köksal'ın anılarında birkaç gün boyunca uyumadan çalışma ve sonunda evde kendisine çorba içirildiğini bile hatırlamama ayrıntısı yer alıyor. Bunu romantik bir 'kahraman mühendis' masalına çevirmek kolay. Aslında daha ilginç olan, tek bir kişinin değil, daha önce benzeri olmayan bir sistemi ayağa kaldırmaya çalışan bir ekibin varlığı.
Kocaman makine bir üniversitenin odasına sığıyor ama tasarlanan iş yalnızca üniversitenin kendi kayıtlarıyla sınırlı kalmıyor. Köksal, B 3500'ün daha sonra yaklaşık 12 yıl, üç vardiya düzeninde kullanıldığını; Hacettepe dışındaki 30–40 kamu kuruluşu için de bilgi işlem işleri yaptıklarını aktarıyor.
Günümüzde bir üniversitenin başka kurumlara yazılım veya veri altyapısı sunması sıradan gelebilir. Ancak 1969 Türkiye'sinde bilgisayar sayısı sınırlıyken, böylesi bir merkez aynı zamanda ülkenin ortak hesaplama kaynaklarından biri hâline geliyor.
Yalnızca tarihsel sıfatlara dikkat etmek gerekiyor. Hacettepe'nin makinesi Türkiye'deki ilk elektronik bilgisayar değildi. Köksal'ın tanıklığında öne çıkan özelliği; büyük ölçekli, çok işli ve gösterici uçbirimlerle gerçek zamanlı çalışabilen öncü bir sistem olmasıydı. Bu, başlı başına yeterince etkileyici bir başarı.
Bir hastanın öyküsü, ekrandaki dallara dönüşüyor
Şimdi hikâyeyi bilgisayar odasından Hacettepe hastanelerine taşıyalım.
1971 yılında Elektrik Mühendisliği dergisinde yayımlanan bir teknik yazının başlığı bugün bile şaşırtıcı: "Gösterici Uçlar ile Hasta Bilgileri Toplama Sistemleri". Yazının başında Tülin Tekman ve Önol Örs adları yer alıyor; çalışma, Hacettepe hastaneleri için SİSAG tarafından geliştirilmiş bir denemeyi anlatıyor.
Yöntem şu: Doktor veya yardımcısı, bilgisayara bağlı bir ekrandaki soruları takip ediyor. Hastanın verdiği yanıt ya da seçilen seçenek bir sonraki sorunun hangi dalda devam edeceğini belirliyor. Bilgiler kodlanarak bilgisayarın disklerinde tutuluyor. Gerektiğinde bu kodlar yeniden anlamlı cümlelere dönüştürülüp bir uzak yazıcıdan, yani teleks benzeri bir uçbirimden alınabiliyor.
1971 yılında, bir hasta görüşmesinin adımları bilgisayar ekranında dallanıyor.
Bugün bir çevrimiçi formun 'Evet' yanıtına göre yeni soru açmasını olağan karşılıyoruz. Tıpta karar destek sistemlerinden, veri tabanlarından, kullanıcı deneyiminden söz ediyoruz. Oysa 1971 tarihli metin, bu düşüncelerin erken bir karşılığını oldukça somut biçimde tarif ediyor. Sistem yalnızca 'bilgiyi saklama' peşinde değil; bilgiyi doğru sırada toplamaya, kodlamaya ve yeniden okunabilir hâle getirmeye çalışıyor.
Daha da şaşırtıcısı, makalenin yazarları bu yöntemden yalnız hastanelerde yararlanılabileceğini düşünmüyor. Aynı yaklaşımın iş başvurularına, öğrenci görüşmelerine ve bilgisayar destekli testlere de uyarlanabileceğini yazıyorlar. Böylece bugünün farklı alanlarda gördüğü koşullu form mantığı, Hacettepe'deki erken sağlık bilişimi çalışmasında karşımıza çıkıyor.
Ama bir ayrım şart: Bu deney modern yapay zekâ sistemi değildi. Makale, önceden tanımlanmış soru ve kod akışlarıyla çalışan bir uygulamayı açıklıyor. Ona 'yapay zekânın ilk örneği' demek, tarihi daha heyecanlı değil, daha yanlış kılar.
Ayrıca makalenin dipnotu sistemin deneme aşamasında olduğunu açıkça belirtiyor. Bir prototipin geliştirilmesi, tüm hastane kayıtlarının o tarihte dijital hâle geldiği anlamına gelmiyor.
Neden her teknolojik atılım kalıcı bir başarıya dönüşmüyor?
Hacettepe'nin büyük hedeflerinden biri hastanenin birbirinden kopuk kayıtlarını ortak bir bilgi düzeninde buluşturmaktı. Bu düşüncenin ardında güçlü bir gereksinim var: Hasta dosyaları, ameliyathane bilgileri, poliklinik işlemleri, personel ve malzeme kayıtları birbirinden bağımsız ilerlediğinde bilgiyi birleştirmek zorlaşıyor. Bilal Ak'ın aktardığı tarihsel tasarımda yalnız hastaneler değil; personel yönetimi, öğrenci işleri, anketler ve kütüphane dolaşımı dâhil 17 ayrı alt sistem düşünülmüş. Bugünün diliyle, neredeyse bütün üniversiteyi kapsayan bir bilgi altyapısı tasarlanıyor.
Ancak hastanedeki işler, yalnız teknik veri yapılarından ibaret değil. Bir hastanın başında çalışan hekimin, hemşirenin ve diğer sağlık görevlilerinin zamanını da hesaba katmak gerekiyor. Dönemin ekranları az; bilgi girişinin kendisi zahmetli. Elektronik kayıt için tasarlanan süreç, işi yapan insanların gerçek koşullarıyla uyuşmadığında sistemin teknik olarak çalışması tek başına yetmiyor.
Bilal Ak'ın Türkiye'de sağlık bilişiminin tarihini ele alan 2009 tarihli konferans bildirisinde, Hacettepe'deki erken bütünleşik hastane bilişim girişiminin uygulama ve benimsenme güçlükleri nedeniyle kalıcı bir bütünleşik işletim düzenine dönüşemediği anlatılıyor. Aynı anlatı, bazı hasta bilgilerinin bilgisayar ortamına aktarılması gibi somut denemelerin yapıldığını da kaydediyor.
Dolayısıyla öykü ne 'o yıllarda bütün hastane dijitalleşti' kadar parlak, ne de 'hiçbir şey yapılamadı' kadar boş. Bir sistem geliştirildi, bazı parçaları denendi, önemli sorunlar görüldü; büyük bütünleşik hedef ise o dönemde sürdürülebilir biçimde tamamlanamadı.
Bugünün yazılım ekipleri için bu, yarım yüzyılı aşan bir ders: Kullanıcının çalışma hayatına uymayan en gelişmiş teknoloji bile tek başına dönüşüm yaratmıyor. Hacettepe'nin erken bilgisayarcıları yalnız kod yazmıyor, bugün 'kullanıcı deneyimi', 'değişim yönetimi' ve 'veri kalitesi' diye adlandırdığımız meselelerle de karşılaşıyordu.
Üniversiteye giriş sınavlarının hikâyesinde Hacettepe'nin payı
Burada anlatı bir kez daha yön değiştiriyor. Bir sağlık üniversitesinin bilgisayar odasından, Türkiye'de yükseköğretime girmek isteyen yüz binlerce kişinin geleceğini etkileyecek bir sisteme geçiyoruz.
Köksal'ın tanıklığına göre, Hacettepe'ye öğrenci seçmek ve yerleştirmek üzere geliştirilen uygulama, Eylül 1969'da B 3500 üzerinde çalıştırıldı. Sonraki yıllarda bu deneyim, üniversitelerarası seçme ve yerleştirme işlerinin teknik altyapısında önem kazandı.
Burada sık yapılan iki tarih karışıklığını ayırmak gerekiyor. 1969, Hacettepe'nin kendi öğrenci seçme ve yerleştirme uygulamasına ilişkin tarih. 1974 ise merkezi seçme ve yerleştirme düzeninin kurumsallaştığı yıl. ÖSYM'nin kendi tarihçesine göre Üniversitelerarası Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÜSYM), 19 Kasım 1974'te kuruldu; kurum 1981'de ÖSYM adını aldı.
Yani 'ÖSYM 1969'da Hacettepe'de kuruldu' demek doğru olmaz. Doğru olan, Hacettepe'deki erken uygulama ve kadroların, sonradan kurumsallaşan ulusal seçme-yerleştirme çalışmalarının önemli öncüllerinden biri olması.
Böylece bir bilgisayarın toplumdaki rolü genişliyor: Başta üniversite içi işlemler için geliştirilen yazılım deneyimi, sınav sonuçlarının değerlendirilmesi ve öğrencilerin yerleştirilmesi gibi ülke çapında etkileri olan bir faaliyete uzanıyor.
Bugün bir üniversite tercih sonucunu saniyeler içinde ekranda görebildiğimiz için bunun arkasında nasıl bir hesaplama ve organizasyon tarihi olduğunu unutmak kolay. Oysa elektronik yerleştirme sistemleri, yalnız sınav kâğıtlarını puanlamakla ilgili değil. Tercihleri, sıralamaları, kontenjanları ve yerleştirme kurallarını tutarlı biçimde birlikte değerlendirmek zorundalar. İstatistiksel düşünce ve algoritmik işlem burada birbirine yaklaşır; fakat bu, Hacettepe İstatistik Bölümü'nün söz konusu sistemin tasarımını doğrudan üstlendiğini göstermez.
İsimleri neden pek az duyulan insanlar?
Kuruluş öykülerini tek bir isimle anlatmak kolaydır. Ancak 1969'daki bilgisayarı çalışır kılan yalnız kurucu müdür değildi. Yetiştirilen uzmanlar, sistem programcıları, işletmenler, veri giriş çalışanları ve uygulama geliştiren ekipler de işin sahibiydi.
Aydın Köksal, daha sonraki dönemde Hacettepe Bilgi İşlem Merkezi'nde 78'i uzman olmak üzere toplam 268 kişinin çalıştığını anlatıyor. Bu rakamı 1969'daki başlangıç ekibiyle karıştırmamak gerek: 54 kişi kuruluş hazırlığı için seçilen kadroyu, 268 kişi ise 1974 sonrasındaki büyümüş merkezi anlatıyor. Üstelik gece vardiyalarından yararlanan SİSAG çalışanları, Köksal'ın verdiği ikinci sayıya dâhil değil.
Peki adını bildiğimiz kişiler kimler?
Aydın Köksal, merkezin kurucu yöneticisi; bilgisayar bilimleri eğitiminin ve Türkçe bilişim terimlerinin öncülerinden. Ersay Gürsoy, ilk dönem çalışma arkadaşlarından; daha sonra gerçek zamanlı bilgisayarla kütüphane dolaşımını izleme üzerine doktora çalışması yapıyor. Hacettepe Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümü'nün tez kayıtlarında Gürsoy'un 1978 tarihli tezi de yer alıyor.
Ünal Yarımağan, Atalay Yunusoğlu ve Ersay Gürsoy, Köksal'ın erken öğrenci seçme ve yerleştirme çalışmalarında andığı isimler arasında. Yarımağan, yıllar sonra ÖSYM başkanlığı da yapıyor. Tülin Tekman ve Önol Örs, 1971 tarihli hasta bilgi toplama sistemi makalesinin yazarları arasında. Ayrıca Köksal'ın anılarında, bilgisayar alanındaki ilk doktora kuşağında Kılıçaslan Aytaç, Ersin Töreci, Ümit Karakaş, Emin Akata ve Erdoğan Şahin de yer alıyor.
Bu isimlerin hepsi aynı işin aynı günkü çalışanları değil; farklı yıllardaki ilk merkez kadrosunu, projeleri ve akademik devamlılığı temsil ediyor. Tarihsel bakımdan önemli olan da bu: Tek bir kuruluş anından, yıllar içinde çoğalan bir meslek topluluğu doğuyor.
Adı kayıtlara daha az geçmiş operatörlerin ve veri giriş görevlilerinin tek tek kimler olduğunu ise açık erişimli belgelerden eksiksiz çıkarmak mümkün değil. Gece vardiyalarını, veri hazırlama işini ve sistemin günlük işletimini onların da sürdürdüğünü biliyoruz; fakat elimizde tam kadro çizelgesi yokken isim uyduramayız. Bu eksiklik, hikâyenin unutulmuş taraflarından biri.
Peki bütün bunların İstatistik Bölümü ile ilgisi ne?
Tam bu yıllarda Hacettepe'nin başka bir köşesinde bilim tarihimiz açısından çok önemli bir kuruluş gerçekleşiyor. Üniversitenin resmî tarihçesi, 1965'te Matematik ve İstatistik Bölümü'nün kurulduğunu; 1967'de İstatistik Bölümü'nün ayrı bir bölüm olarak ortaya çıktığını belirtiyor. Bölümün kendi sayfası da Hacettepe İstatistik'i Türkiye'nin ilk istatistik bölümü olarak tanıtıyor.
Aynı yıl, iki ayrı kurumlaşma: Bir yanda bilimsel verileri anlamlandırmaya odaklanan istatistik eğitimi, öte yanda o verileri büyük ölçekte işleyebilen bilgisayar altyapısı.
Bu iki hikâyeyi yan yana koymak çok anlamlı; ama aradaki bağı doğru tanımlamak daha da önemli. Erişilebilen kaynaklar, İstatistik Bölümü'nün 1969 Burroughs sistemini hangi araştırmalarda kullandığını, hangi hocaların merkezin ilk ekibinde yer aldığını veya merkezin doğrudan İstatistik Bölümü'nden doğduğunu belgelemiyor. Bu nedenle 'ilk bilgisayarı istatistikçiler çalıştırdı' gibi bir iddia kurmak doğru olmaz.
Bağlantı daha temel bir düzeyde bulunuyor. İstatistik, bir gözlemin ne anlama geldiğini, hangi verilerin birlikte incelenebileceğini, örneklemden hangi çıkarımların yapılabileceğini soruyor. Bilgisayar ise belirlenen işlemleri çok daha büyük veri kümelerinde hızlı ve tekrarlanabilir biçimde yapmayı sağlıyor. Bunlar aynı disiplin değil; fakat bilimsel araştırmanın giderek birbirini tamamlayan iki gücü.
Bir hastane araştırmasını düşünün: Önce hangi hastalara ilişkin hangi ölçümlerin alınacağına karar vermek gerekir. Sonra verilerin doğru kaydedilmesi, hataların ayıklanması, analiz edilmesi ve yorumlanması gelir. Verinin bilimsel anlamını kurmak başka, onu güvenilir biçimde toplamak ve işlemek başka bir uzmanlık ister. Hacettepe'nin 1967'de attığı adımlar, Türkiye'de bu iki uzmanlık hattının aynı üniversitede eşzamanlı güçlenmesini görünür kılıyor.
Bir başka anlamlı bağlantı da Hacettepe'nin sağlık bilimleri geçmişi. Hastalıkların dağılımını, tedavi sonuçlarını veya klinik verileri incelemek istiyorsanız, hem istatistiğe hem iyi veri kayıt süreçlerine ihtiyaç duyarsınız. Sağlık, istatistik ve bilgisayarlaşma arasındaki bu bilimsel ilişki açıktır; ancak onu belirli bir 1960'lar projesinin kanıtlanmış bölüm ortaklığı gibi sunmamak gerekir.
Belki de burada keşfedilecek yeni bir tarih var. İlk tezlerin yöntem bölümleri, eski ders katalogları, Bilgi İşlem Merkezi'nin iş çizelgeleri ve bölüm arşivleri gün yüzüne çıkarıldıkça, bugün kurumsal düzeyde gördüğümüz ilişkinin somut insan hikâyeleri de bulunabilir.
'Computer' denilen makineye neden bugün 'bilgisayar' diyoruz?
Hacettepe'nin bu hikâyede bıraktığı iz yalnız makinelerde ve programlarda değil, her gün konuştuğumuz Türkçede de yaşıyor.
1960'larda elektronik hesap makineleri ve 'elektronik beyin' gibi adlar kullanılıyor. Aydın Köksal, üzerinde çalıştığı yeni alan için Türkçe karşılıklar türetmeye başlıyor: bellek, komut, yazılım, donanım, bilişim, bilgisayar… 2019'da Bilgisayar Mühendisleri Odası'na gönderdiği metinde, 'bilgisayar' sözcüğünü 1969 baharında Hacettepe adına yapılan resmî yazışmalarda kullandığını belirtiyor.
Sözcüğün önerilmesi ve yerleşmesi aynı şey değil. Elektrik Mühendisleri Odası'nın daha sonraki tarihsel değerlendirmesinde, 'computer', 'elektronik beyin' ve 'bilgisayar' adlarının tartışıldığı bir toplantı ve 'bilgisayar'ın tercih edilmesine ilişkin tanıklık da bulunuyor. Böylece yeni terimlerin yalnız bireysel bir buluş olarak kalmadığını, meslek çevresindeki tartışmalarla kabul gördüğünü anlayabiliyoruz.
Bu hikâyeyi düşünürken basit bir deneme yapın: Bir cümlede 'bilgisayar', 'yazılım' ve 'donanım' sözcüklerini kullanın. Üçü de artık sıradan geliyor. Oysa bilgisayarın Türkiye'deki ilk kuşağı, yalnız cihazlarla değil, o cihazları kendi dilinde nasıl anlatacağıyla da uğraşıyordu.
Ve bunun kurumsal bir devamı var: 22 Nisan 1971'de Türkiye Bilişim Derneği (TBD), Köksal ve arkadaşlarının girişimiyle kuruluyor. Üniversitenin içindeki bilgi birikimi, meslek örgütlenmesi ve yayıncılığa taşınıyor. Teknoloji böylece tek bir merkezin duvarlarını bir kez daha aşıyor.
Bilgisayar mühendisliği, bilgisayardan sonra geldi
Hacettepe'nin öyküsündeki en kolay kaçırılan ayrıntılardan biri şu: Büyük bilgisayar merkezinin kuruluşu, lisans düzeyindeki bilgisayar mühendisliği öğretiminden önce.
Bunun nedeni basit ama öğretici. Üniversite önce makineleri kullanacak insanlara ihtiyaç duyuyor. Ardından yalnız işbaşında yetiştirmenin yetmediği anlaşılıyor; bu alanın kendi eğitimi, araştırma programları ve akademisyenleri olmalı.
Köksal'ın anlatımında 1973'te Bilişim (Enformatik) Enstitüsü, 1974'te bilgisayar bilimleri mühendisliği alanındaki doktora eğitimi ve 1977'de lisans öğrencisi kabulü birbirini izliyor. İlk doktora kuşağındaki sekiz kişi, yeni akademik alanın öğretim kadrosunun gelişmesinde rol oynuyor. Hacettepe'nin 50. yıl 'İlkler' sayfası da Türkiye'nin ilk bilgisayar mühendisliği doktora programını bu tarihsel zincir içinde vurguluyor.
Üniversitenin farklı resmî sayfalarında bölümün kurumsal başlangıcı 1971 olarak belirtilirken, Köksal'ın kişisel anlatısında enstitü ve eğitimin gelişimi için 1973–1974 tarihleri geçiyor. Bunları tek bir 'kuruluş günü' diye birleştirmek yerine, kurumsal yapılanma, doktora eğitimi ve lisans öğrenci alımının farklı aşamalar olduğunu görmek daha sağlıklı. Hacettepe'nin güncel Bilgisayar ve Bilişim Bilimleri Fakültesi tarihçesi 1971'i bölüm kuruluş yılı, 1977'yi ilk öğrenci alımı olarak veriyor.
1981'de ise ilk lisans mezunları sahnede. O yılın kutlamasını gösteren tarihsel fotoğrafta Köksal, Gürsoy ve Yarımağan'la birlikte Nilüfer Batmaz, Nedret Tokman, Abdülkadir Yener, Hürriyet Aydın Ok, Vasfi Orbay ve Fahir Ergincan gibi ilk kuşaktan mezunların adları anılıyor. 2004 tarihli söyleşide fotoğrafın açıklaması da korunmuş.
Bu kareyi ilginç kılan yalnız tarihsel bir mezuniyet olması değil. Hikâyenin başında başka bir kamu kurumunun bilgisayarını kullanmak için gece vardiyası arayan genç bir ekip vardı. Birkaç yıl sonra aynı girişim, kendi yetiştirdiği akademisyenlerle bilgisayar mühendisi mezun ediyor.
1969'dan 2026'ya: Değişen binalar, süren sorular
Öykünün son halkası, yakın dönemdeki bir kurumsal değişiklik. Hacettepe'de Bilgisayar ve Bilişim Bilimleri Fakültesi 2025'te kuruldu. Üniversitenin resmî fakülte tarihçesine göre Bilgisayar Mühendisliği Bölümü 24 Mart 2026'da yeni fakülteye taşındı; Yapay Zekâ ve Veri Mühendisliği Bölümü ise 1 Nisan 2026'da bu fakültede kuruldu.
1967'de henüz bilgisayarı olmadan ekip yetiştiren bir üniversitenin, yaklaşık altmış yıl sonra veri ve yapay zekâ etrafında yeni akademik yapılar kurması dikkat çekici bir tarihsel karşılaştırma. Bu, bugünkü birimlerin doğrudan 1969'daki merkezin hukuki devamı olduğu anlamına gelmez. Süreklilik daha çok sorularda: Bilgi nasıl toplanır? Nasıl düzenlenir? Nasıl işlenir? Hangi insan ve kurumlar bundan yararlanır?
İstatistik Bölümü'nün kendi sayfasında 2026–2027 dönemi için Veri Bilimi ders programının ayrıca duyurulması da aynı uzun dönüşümün güncel bir yansıması. Bir zamanlar bilgisayar kullanmak için makine saati aranırken bugün veriye dayalı düşünme, çok daha fazla bölüm ve mesleğin günlük işi.
Günümüzün Hacettepe öğrencisi bir ders programı hazırlarken, sınav takvimini incelerken veya büyük bir veri kümesiyle çalışırken ekranda birkaç tıklama görüyor. Bu işleri kolaylaştıran alışkanlıkların gerisinde ise yalnız teknik aygıtların değil, onları Türkiye'de kuran ve kullanmayı öğrenen insanların emeği var.
Hacettepe'nin ilk bilgisayarlarının tarihini yeniden düşündüğümüzde karşımıza tek bir 'ilk' çıkmıyor. Geceleri DSİ'de kod yazan bir yönetici, sınavlarla seçilerek yetiştirilen onlarca genç, hastane kayıtları için ekran tasarlayan araştırmacılar, öğrenci yerleştirme sistemini geliştiren uzmanlar ve ilk bilgisayar mühendisliği kuşağı aynı hikâyenin farklı bölümleri hâline geliyor.
Ve belki en çarpıcı sonuç şu: Bugün sıradan bulduğumuz 'bilgisayar' kelimesinin, üniversiteye giriş işlemlerinin ve dijital hasta kaydı fikrinin Türkiye'deki erken tarihlerinden bazıları Hacettepe'nin kuruluş yıllarında birbirine değiyordu. İstatistik ve bilişim aynı bölüm değildi; ama ikisi de çağın giderek daha acil hâle gelen aynı ihtiyacına cevap arıyordu: Bilgiyi yalnız biriktirmek değil, ondan güvenilir bir anlam üretmek.